Anadolu’nun saklı hazinelerine unutulmaz yolculuk!

Erzurum’un kızıl peribacalarından Bayburt’un tarihî kalelerine, Gümüşhane’nin asırlık yerleşimlerinden Trabzon’un yemyeşil vadilerine uzanan eşsiz bir yolculuk...

Editör: Bünyamin Kara

Paylaş
Anadolu’nun saklı hazinelerine unutulmaz yolculuk!

ÖZEL HABER | Bünyamin Kara

Bazı yolculuklar vardır, yalnızca yeni yerler keşfetmenizi sağlamaz; tarihe, doğaya ve yaşadığınız coğrafyaya bakışınızı da değiştirir. Erzurum'dan başlayarak Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon'a uzanan dört günlük Anabasis Kuzey Rotası yolculuğu benim için tam da böyle bir deneyimdi.

Türkiye'nin farklı köşelerinde sayısız doğal güzellik ve tarihî yapı bulunuyor. Ancak bazıları, hak ettiği ilgiyi henüz görebilmiş değil. Bu yolculukta da kimi zaman milyonlarca yıllık jeolojik oluşumların karşısında durduk, kimi zaman asırlık manastırların taş duvarları arasında geçmişin izlerini aradık.

Dört gün boyunca birbirinden farklı manzaralarla karşılaşırken bir kez daha gördüm ki Anadolu, keşfedildikçe insanı şaşırtan eşsiz bir coğrafya.

2 bin 400 yıllık tarih yeniden canlanıyor: On Binlerin Dönüşü

Yolculuğumuzun adı olan Anabasis, aslında binlerce yıl öncesine uzanan etkileyici bir hikâyeyi temsil ediyor.

Antik Yunan tarihçisi Ksenofon'un kaleme aldığı Anabasis, MÖ 401 yılında Pers taht mücadelesinin ardından yaklaşık 10 bin Yunan askerinin Anadolu'nun zorlu coğrafyasından geçerek Karadeniz'e ulaşma mücadelesini anlatıyor.

Tarihe "On Binlerin Dönüşü" olarak geçen bu yolculukta askerlerin Karadeniz'i gördüklerinde haykırdığı "Thalassa! Thalassa!" yani "Deniz! Deniz!" sözleri, tarihin unutulmaz anlatılarından biri haline gelmiş.

Bugün Erzurum, Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon'u birbirine bağlayan Anabasis Kuzey Rotası ise aynı tarihî hikâyeden ilham alarak ziyaretçilerini Anadolu'nun kültürel ve doğal mirasıyla buluşturuyor.

Bizim dört günlük yolculuğumuz da bu köklü hikâyenin izinde başladı.

Erzurum'da ilk sürpriz: Narman Peribacaları ve rengârenk tepeler

Yolculuğumuzun ilk durağı Erzurum'du. Daha ilk gün karşılaştığımız manzaralar, önümüzdeki dört günün ne kadar farklı deneyimlere sahne olacağının habercisiydi.

Özellikle Narman Peribacaları, bölgenin en dikkat çekici doğal güzelliklerinden biri.

Kırmızı tonlarıyla öne çıkan ve milyonlarca yıllık doğal aşınma süreçleriyle şekillenen bu kaya oluşumları, alışılmış Anadolu manzaralarından oldukça farklı bir görüntü sunuyor.

Narman'ın ardından Oltu ve Gökkuşağı Tepeleri ile yolculuğumuz devam etti. Farklı renklerdeki toprak katmanlarının oluşturduğu tepeler, bölgenin jeolojik zenginliğini gözler önüne seriyor.

İlk günün bir diğer önemli durağı Engüzek Kalesi oldu. Geçmişte bölgenin savunmasında kullanılan bu tarihî yapı, sarp coğrafyasıyla dikkat çekiyor.

Pirinkayalar Seyir Terası ise doğayla baş başa kalmak ve vadinin etkileyici manzarasını izlemek isteyenlerin mutlaka görmesi gereken noktalar arasında.

Ancak Erzurum etabında beni en çok etkileyen tarihî yapılardan biri Öşvank Manastırı oldu.

Uzundere ilçesinde bulunan ve geçmişi 10. yüzyıla kadar uzanan manastır, ihtişamlı taş mimarisi ve üzerindeki ince işçilikle bölgenin ne kadar zengin bir kültürel geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

Erzurum'da geçen ilk günün sonunda, Anadolu'nun yalnızca doğal güzellikleriyle değil, farklı medeniyetlerin bıraktığı tarihî mirasla da ne kadar özel olduğunu bir kez daha anladım.

Bayburt'ta tarihin izinde: Yeraltı şehrinden Roma mirasına

İkinci gün rotamızı Bayburt'a çevirdik.

İlk dikkat çeken yapılardan biri, şehre hâkim konumuyla yükselen Bayburt Kalesi oldu.

Tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan bu topraklarda kalenin stratejik konumu, geçmişte bölgenin neden bu kadar önemli olduğunu anlamayı kolaylaştırıyor.

Bayburt Ulu Camii ise Anadolu'nun Selçuklu döneminden günümüze ulaşan tarihî mirasının önemli örneklerinden biri.

Ancak Bayburt'un en ilginç duraklarından biri hiç şüphesiz Aydıntepe Yeraltı Şehri.

Kayaların oyulmasıyla oluşturulan koridorlar, odalar ve geçitlerden meydana gelen bu yapı, ziyaretçilerini yerin altında farklı bir dünyayla buluşturuyor.

Yeraltı şehrinin mimari yapısı, yüzyıllar önce insanların yaşam alanlarını nasıl şekillendirdiğini düşünmek açısından da oldukça etkileyici.

Bayburt'un ardından Gümüşhane'ye uzanan yolculuğumuzda tarihin çok daha eski dönemlerine gittik.

Satala Antik Kenti, Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'daki önemli askerî merkezlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Bugün ayakta kalan kalıntılar, bir zamanlar bu topraklarda hüküm süren büyük medeniyetlerin izlerini taşıyor.

Günün son duraklarından Gümüşhane'nin Tarihî Süleymaniye Mahallesi ise geçmişin izlerini sokaklarında yaşatan özel bir yerleşim.

Eski Gümüşhane olarak da bilinen bu bölgede tarihî yapılar ve taş mimari, ziyaretçileri adeta geçmişe götürüyor.

Gümüşhane'nin dağları arasında saklı bir hazine: Santa Harabeleri
Yolculuğun üçüncü gününde Gümüşhane'nin belki de en etkileyici tarihî noktalarından birini keşfettik.

Santa Harabeleri...

Dağların arasında, yemyeşil bir coğrafyanın içine gizlenmiş bu tarihî yerleşim, ilk bakışta bile insanda büyük bir merak uyandırıyor.

Taş evler, kilise kalıntıları, dar yollar ve yüzlerce yıllık yapılar...

Bir zamanlar insanların yaşadığı, çalıştığı ve hayatlarını sürdürdüğü bu yerleşimin bugün sessizliğe bürünmüş olması oldukça düşündürücü.

Santa Harabeleri'ni özel kılan yalnızca tarihî yapıları değil. Aynı zamanda bu yapıların çevresini saran muhteşem doğa.

Dağların arasındaki bu yerleşim, Karadeniz'in herkes tarafından bilinmeyen tarihî zenginliklerini de ortaya koyuyor.

Böyle yerleri keşfederken insan, tarih kitaplarında okuduğu olayların aslında ne kadar gerçek ve dokunulabilir olduğunu daha iyi hissediyor.

Santa'nın ardından rotamız Harmantepe Şehitliği ve Madur Dağı çevresine uzandı.

Harmantepe Şehitliği, bölgenin savaş ve mücadelelerle dolu geçmişini hatırlatırken Madur Dağı'nın doğal güzellikleri yolculuğa bambaşka bir atmosfer katıyor.

Günün devamında Trabzon'a doğru ilerledik.

Trabzon'daki Forapark ise tarihî ve kültürel ağırlıklı yolculuğumuza farklı bir deneyim ekledi. Dağ kızağı gibi aktiviteleriyle öne çıkan bu alan, bölgenin alternatif turizm olanaklarını da ortaya koyuyor.

Trabzon'da final: Yer altından gökyüzüne uzanan keşif

Dört günlük yolculuğumuzun son durağı Trabzon'du.

Karadeniz denildiğinde akla ilk olarak yemyeşil yaylalar, sisli dağlar ve uçsuz bucaksız ormanlar geliyor. Ancak Trabzon'un keşfedilmeyi bekleyen güzellikleri bunlarla sınırlı değil.

Bunların başında Çal Mağarası geliyor.

Doğal oluşumları, sarkıtları, dikitleri ve içerisindeki su hareketleriyle dikkat çeken mağara, yer altında bambaşka bir manzara sunuyor.

Trabzon'da görülmeye değer bir diğer nokta ise Beşikdüzü Teleferik.

Karadeniz'in denizle dağları buluşturan eşsiz coğrafyasını yüksekten izleme imkânı sunan bu alan, bölgenin panoramik güzelliklerini gözler önüne seriyor.

Ardından Tonya ilçesindeki Canikdere Şelalesi ile Karadeniz'in doğasına biraz daha yakından tanıklık ettik.

Gür ormanların arasındaki şelale, akan suyun sesi ve çevresindeki doğal güzelliklerle bölgenin huzur veren noktalarından biri.

Trabzon'un tarihî dokusunu yansıtan Kızlar Manastırı ise şehrin yalnızca doğasıyla değil, köklü geçmişiyle de öne çıktığını hatırlatıyor.

Boztepe'nin yamacında konumlanan manastır, mimarisi ve tarihî geçmişiyle ziyaret edilmeye değer yapılardan biri.

Son duraklarımızdan Furtuna Konağı da geleneksel Karadeniz mimarisini yansıtan yapısıyla yolculuğumuzu tamamlayan özel noktalardan biri oldu.

Böylece Erzurum'un kızıl kayaları arasında başlayan dört günlük yolculuğumuz, Trabzon'un yeşili ve mavisiyle sona erdi.

Dört şehir, onlarca durak ve unutulmayacak bir deneyim

Bu yolculuğun ardından şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Erzurum, Bayburt, Gümüşhane ve Trabzon, yalnızca belli başlı turistik noktalarıyla değil, keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda tarihî ve doğal güzelliğiyle de öne çıkıyor.

Birbirinden farklı dört şehri tek bir rota üzerinde buluşturmak, Anadolu'nun kültürel çeşitliliğini çok daha iyi anlamamı sağladı.

Bir tarafta milyonlarca yıllık jeolojik oluşumlar, diğer tarafta Roma döneminden kalan antik yerleşimler, asırlık manastırlar, kaleler ve yemyeşil vadiler...

Üstelik bu güzelliklerin bir kısmı, Türkiye'de seyahat etmeyi seven birçok kişinin bile henüz keşfetmediği noktalar arasında bulunuyor.

Bu nedenle Anabasis Kuzey Rotası'nın kültür ve doğa turizmi açısından önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum.

Elbette bu kadar fazla noktayı dört güne sığdırmak yoğun bir program anlamına geliyor. Her durakta daha fazla zaman geçirmek, bölgenin yerel kültürünü daha yakından tanımak ve farklı güzelliklerini keşfetmek için çok daha uzun süreye ihtiyaç var.

Ancak bu dört günlük deneyim, bölgenin ne kadar zengin bir turizm potansiyeli barındırdığını görmek için oldukça değerliydi.

Anadolu'nun her köşesinde anlatılmayı bekleyen bir hikâye var

Bir gazeteci olarak farklı şehirleri keşfetmek, yeni insanlarla tanışmak ve yaşadığımız coğrafyanın bilinmeyen yönlerini görmek benim için her zaman ayrı bir anlam taşıyor.

Ancak Anabasis Kuzey Rotası, yalnızca yeni yerler gördüğüm bir seyahatten ibaret değildi.

Bu yolculuk, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihini ve doğal güzelliklerini yeniden keşfetmemi sağlayan özel bir deneyim oldu.

Narman'ın kızıl kayalarından Santa'nın sessiz taş evlerine, Bayburt'un tarihî yapılarından Trabzon'un yemyeşil vadilerine kadar her durak, akılda kalan farklı bir hikâye sundu.

Yaklaşık 2 bin 400 yıl önce Karadeniz'e ulaşmak için zorlu bir yolculuğa çıkan On Binlerin izinden bugün geçmek, geçmişle bugün arasında farklı bir bağ kurmayı da sağlıyor.

Dört günlük turun sonunda aklımda kalan en önemli düşünce ise şu:

Anadolu'yu keşfetmek, aslında hiç bitmeyen bir yolculuk. Çünkü bu toprakların her köşesinde görülmeyi bekleyen bir güzellik, dinlenmeyi bekleyen bir hikâye var.

Ve bazen en unutulmaz yolculuklar, henüz yeterince tanımadığımız kendi coğrafyamızda başlıyor.

Diğer Haberler